Aşk,
diğer tüm duygular gibi sıradan ve yaygın bir duygu olduğuna göre,
biyolojik olarak incelenebilmesi gerekmektedir. Bilimsel olarak aşkın
temellerine baktığımızda, edebi ve felsefi eserlerdeki kulağa hoş gelen
iddiaların aksine, aşkın son derece sıradan bir olgu olduğunu görürüz.
Esasında
aşkı sadece tek bir bilim dalı incelememektedir ve farklı açılardan ele
alınabilmektedir. Örneğin aşkı inceleyen bilim dalları arasında
evrimsel psikoloji, evrimsel biyoloji, antropoloji ve sinirbilim
bulunmaktadır (ki bunların her biri, devasa bilimsel çalışma
sahalarıdır). Biz burada yalnızca evrimsel biyoloji ve sinirbilim
açısından ele alacağız; böylece gözümüzde bu kadar büyütmekten
hoşlandığımız bu duygunun bilimsel temellerini de öğrenmiş olacağız.
İlk
olarak, aşkın neden evrimleştiğini, yani bilimsel kökenlerini
anlatmakta fayda görüyoruz. Bu sayede, aşık olduğumuzda vücudumuzda
meydana gelen biyolojik ve fiziksel değişimlerin nedenlerini daha kolay
anlayabileceğiz.
Evrimsel
açıdan bakıldığında, aşkın evrimleşmesinin arkasındaki nedenleri tam
olarak bilmek ne yazık ki mümkün değil. Çünkü duygular, arkalarında
fosiller bırakmıyorlar ve doğrudan genlerle analiz edebileceğimiz
unsurlar değiller: bireyden bireye, zamandan zamana, mekandan mekana
değişebiliyorlar ve çevreyle, kişinin kendi geçmişiyle ve daha nice
unsurla çok sıkı bir ilişki içerisindeler. Hele ki aşk gibi bireyin
bütün özelliklerinin toplamına bağlı olarak ortaya çıkan bir duygunun,
bundan yüz binlerce ve hatta milyonlarca yıl önceki versiyonlarını
görebilmemizin herhangi bir yolu yok. Ancak evrimsel biyolojide sıklıkla
başvurulan bir yöntem olarak, günümüzdeki (insan da dahil olmak üzere)
hayvan türlerinin sevgi anlayışlarına/davranışlarına bakarak ve bunlar
arasındaki paralellikler ile zıtlıkları analiz ederek, davranışsal bir
evrim süreci belirlemek mümkün olabilmektedir. Üstelik bu davranışların
fizyolojik kökenlerini anladıkça, genler üzerinden giderek ne gibi
değişimler yaşandığını ve evrimsel süreçte aşkın ne gibi köşe taşları
bulunduğunu konusunda çıkarımlarda bulunabilir, bu çıkarımları farklı
hayvan gruplarında test ederek yanlışlayabiliriz.
İlk bakışta, aşkın evrimleşmesinin en kritik nedenlerinden birinin seks olduğu açık bir biçimde görülecektir. Çünkü artık net bir şekilde bilindiği üzere, bütün canlılar hayatta kalmak ve üremek üzerine
kurulu bir genetik yapıya sahiptirler; en karmaşık hayvan türlerinden,
en basit yapılı bakterilere kadar... Bu, yaşamın var olabilmesinin en
temel kuralıdır. Bu yolda, hayatta kalma veya üreme başarısını
arttıracak her unsur ve yöntem, bir avantaj olacak, bu sebeple doğal
süreçler içerisine seçilecektir. İşte aşk da, cinselliği sağlaması ve
garanti altına alması açısından önemli bir unsurdur. Çünkü aşk,
bireylerin birbirini anlaması ve birbirine bağlanması için çok güçlü bir
hormonal unsurdur ve bu sayede, duygusal birliktelikten doğacak olan
cinsel birleşme şansını kat kat arttırır. Bir duygu olarak aşk bu
süreci, empati ve bağ kurma gibi ikincil duyguları içerisinde barındırarak yapar. Şimdi bunu örnekleyelim:
Hayali
bir ortam düşünelim: Bu ortamda A grubu ve B grubu bulunsun. İki grupta
da 200'er birey bulunsun. Bu 200'er bireyin 100'eri erkek, 100'eri dişi
olsun. Anlatım kolaylığı açısından bu grubun tamamının heteroseksüel
olduğunu düşünelim, yani erkekler dişilerden, dişiler de erkeklerden
hoşlanıyor olsun. A grubunda, empati, bağ kurma, sevgi ve nihayetinde
aşk gibi duygular bulunsun. B grubunda ise bu duyguların hiç
bulunmadığını varsayalım. Bu durumda, iki grup serbest bir şekilde
bırakıldığında, üreme başarıları evrimsel açıdan aşkın neden
evrimleştiğine dair fikirler verecektir: Muhtemelen, birbirine karşı
empati, sevgi ve aşk duyan popülasyonlarda, kendisine uygun gördüğü
bireye karşı saplantı duyma, arzulama ve aşk duyma gibi hisler,
nihayetinde cinsel başarıyı da getirecektir.
Diğer grupta ise, tamamıyla rastlantısal olacak olan çiftleşme, çok büyük ihtimalle birbiriyle uyumsuz bireylerin çiftleşmesi ihtimalini arttıracak, bu da popülasyonun geleceğini tehlike altına alacaktır. Yani aşk, seksin önünü açan ve onu garantileyen bir mekanizma olarak evrimleşmiş olabilir, bu çok muhtemeldir.
Diğer grupta ise, tamamıyla rastlantısal olacak olan çiftleşme, çok büyük ihtimalle birbiriyle uyumsuz bireylerin çiftleşmesi ihtimalini arttıracak, bu da popülasyonun geleceğini tehlike altına alacaktır. Yani aşk, seksin önünü açan ve onu garantileyen bir mekanizma olarak evrimleşmiş olabilir, bu çok muhtemeldir.
Burada anlaşılması gereken kritik bir diğer nokta bulunmaktadır: Kişisel arka plan.
Bir kişiye aşık olup olmayacağımızı seçememekteyiz. Benzer şekilde,
hangi bireye aşık olacağımızı da seçememekteyiz. Bunun neden olduğunu
hiç düşündünüz mü? Bir erkek olduğunuzu düşünelim: Bir dişiye aşık
olduğunuzda, öncesinde durup düşünür müsünüz? "Burnu
30 derece eğime sahip, gözleri birbirinden 5 santim ayrık ve mavi
renkte, saçları 56 santimetre uzunluğunda ve sarı, boyu 1.66 ve kilosu
55. Bu kız tam bana göre!" diye? Elbette hayır. Tek bir bakış
bile, beyninizin anında tek bir bireye saplanıp kalmasına neden
olabilmektedir. Zaten evrimsel avantaj da buradan kaynaklanmaktadır:
İmkan olan her ortamda cinsel başarıya ulaşmaktansa, o cinsel başarıyı sağlayacak unsurları yaratmanıza neden olacak bir duygunun evrimleşmesi son derece avantajlıdır.
İmkan olan her ortamda cinsel başarıya ulaşmaktansa, o cinsel başarıyı sağlayacak unsurları yaratmanıza neden olacak bir duygunun evrimleşmesi son derece avantajlıdır.
İşte
bizim, "kişisel arka plan" olarak tanımladığımız unsur, aşk dâhilinde
bu yüzden önemlidir. Sizin kime aşık olacağınızı, biyolojik ve kültürel
arka planınız belirlemektedir. Biyolojik yapınız, yani genetik ve
gelişimsel özellikleriniz sizin ilk bakıştaki tercihlerinizi belirlemede
rol oynamaktadır.
Kültürel özellikleriniz ise, aşık olacağınız kişilerin sizin için sosyal anlamda ne kadar uygun olduğunuzu belirlemenizi sağlayacaktır. Kimi zaman ilk bakışta çok güzel/yakışıklı bulduğumuz kişilerden, onlarla konuştuktan ve sosyokültürel durumunu anladıktan sonra soğuyabiliriz. Tam tersi şekilde, ilk bakışta beğenmediğimiz kimselerle konuştukça, onlara aşk duyduğumuzu fark edebiliriz. İşte beyniniz, tüm bu süreçler olurken, sizin sosyal-biyolojik arka planınız ile söz konusu şahsın arka planı arasındaki uyumluluğa bağlı olarak aşk duygusunu, sizin kontrolünüzden tamamen bağımsız olarak gerçekleştirebilmektedir. Kişisel zevklerimizin, genetik ve çevresel birçok unsurdan ötürü birbirinden tamamen farklı olması, aşkın hedeflerinin de tamamen farklı olmasına neden olmaktadır. Bu yüzden kimi zaman çiftleri birbiriyle yakıştıramaz ve birbirlerine layık görmeyiz; ya da tam tersi şekilde birbirlerine uyumlu buluruz.
Kültürel özellikleriniz ise, aşık olacağınız kişilerin sizin için sosyal anlamda ne kadar uygun olduğunuzu belirlemenizi sağlayacaktır. Kimi zaman ilk bakışta çok güzel/yakışıklı bulduğumuz kişilerden, onlarla konuştuktan ve sosyokültürel durumunu anladıktan sonra soğuyabiliriz. Tam tersi şekilde, ilk bakışta beğenmediğimiz kimselerle konuştukça, onlara aşk duyduğumuzu fark edebiliriz. İşte beyniniz, tüm bu süreçler olurken, sizin sosyal-biyolojik arka planınız ile söz konusu şahsın arka planı arasındaki uyumluluğa bağlı olarak aşk duygusunu, sizin kontrolünüzden tamamen bağımsız olarak gerçekleştirebilmektedir. Kişisel zevklerimizin, genetik ve çevresel birçok unsurdan ötürü birbirinden tamamen farklı olması, aşkın hedeflerinin de tamamen farklı olmasına neden olmaktadır. Bu yüzden kimi zaman çiftleri birbiriyle yakıştıramaz ve birbirlerine layık görmeyiz; ya da tam tersi şekilde birbirlerine uyumlu buluruz.
Dolayısıyla,
evrimsel açıdan bakıldığında, A ve B grupları arasındaki başarılı
çiftleşme oranı kıyaslanacak olursa, A grubunun daha başarılı yavrular
üretebilmesi çok daha muhtemeldir. Belki B grubu da başarılı
olabilecektir (sonuçta üremeyi başarmaktadırlar); ancak A grubunun
yavruları, nesiller geçtikçe, B grubundan daha üstün olabilecektir.
Zaten evrimsel bir analiz de ancak bu şekilde yapılabilir: uzun vadede,
nesiller boyunca iki popülasyon içerisindeki uyum başarısı grafiklerinin
nasıl değiştiği önemlidir. Hele ki değişen çevre koşullarında, aşk ve
bağlılık gibi duygular sayesinde uygun bireylerin birbirleriyle
çiftleşmesi, gelecek nesillerin daha uyumlu olmasını garanti edebilir.
Tüm bunların, evrimsel biyoloji dahilinde çok basit bir nedeni vardır: cinsel seçilim. Esasında
beyninizin, ilk etapta tamamen içgüdüsel olarak yaptığı seçimler, en
güçlü evrim mekanizmalarından biri olan cinsel seçilimin işleyişini
yansıtmaktadır. Cinsel seçilim ile ilgili olarak şuradaki makalemizi okuyabilirsiniz.
Dahası,
her ne kadar bu yazımızın konusu olmadığı için doğrudan, tüm
detaylarını veremiyor olsak da, cinsel seçilimin etki ettiği davranışsal
özelliklerin de aşkla ilgili yönelimlerimizde büyük rolü olduğunu
söyleyebiliriz. Hayvan davranışlarının evrimiyle ilgili bilgileri buradaki makalemizden
alabilirsiniz. Ancak çok kısaca ve çok basitçe özetleyecek olursak, bir
türün içerisindeki farklı cinsiyetten olan bireylerin, kendileriyle en
uyumlu olacak bireyleri gerek içgüdüsel, gerek algısal olarak seçmesi,
doğanın en temel yasalarından biri olan cinsel seçilimi yansıtmaktadır.
Tüm canlıların özellikle içgüdüsel davranışları, seçilim sonucunda
başarılı olabilecek şekilde özelleşmiştir. Elbette, her zaman olduğu
gibi, popülasyon içerisinde geniş bir çeşitlilik (varyasyon) vardır:
Bazı bireyler daha isabetli seçimler yapabilecek dürtülere sahipken,
bazıları bundan yoksundur. Değişen çevre koşulları dahilinde, bu
çeşitlilik çerçevesinde en uyumluların sürekli seçilimi evrime neden
olacaktır. Bu evrimin içerisinde aşk gibi duygular da, cinsel seçilim
(dolayısıyla evrim) tarafından desteklenmektedir.
Türümüzün
(ve diğer birçok türün) dişileri ve erkekleri, birbirlerini belli
özelliklerine göre seçmektedirler ve kendilerine uygun buldukları
özelliktekilerle çiftleşmeyi tercih etmektedirler. İşte bu, evrimin
cinsel seçilim mekanizmasıdır. Beyin bakımından oldukça gelişmiş bir
hayvan türü olarak insanda, bu seçilim sadece fiziksel özelliklere göre
değil, daha önce de açıkladığımız gibi arka plan bilgilerimize bağlı
olarak da yapılmaktadır. Ancak ne olursa olsun, ortada bir seçim vardır
ve bu seçim, evrimsel süreçte gelecek nesillerdeki bireylerin
(yavrularımızın) genetik yapısına doğrudan etki etmektedir.
Bu
sebeple, cinsel seçilimin etkili olmadığı, yani cinsiyetlerin
birbirlerini herhangi bir öncül koşula bağlı olarak seçmedikleri,
rastgele çiftleşen türler bile günümüzde hayatta kalabilmektedir; ancak
birçok türde cinsel seçilim etkilidir. Bunun sebebi, aşk, sevgi ve
bağlılık duygularının popülasyonun cinsel başarısını arttırıyor olması
olabilir.
Öte
yandan, aşkın sadece cinsel başarı için evrimleşmediğini düşünen birçok
bilim insanı da bulunmaktadır. Zira hem insan, hem de diğer hayvan
türleri incelenecek olursa, her aşkın sonu, seks ile bitmemektedir
(büyük bir çoğunluğu sonunda buna ulaşıyor olsa da). Benzer şekilde her
seks, aşka dair duyguları da beraberinde taşımamaktadır. Örneğin
çiftleşme sonrası erkeğinin kafasını kopararak yiyen dişi mantisin veya
benzer şekilde üreme sonrasında erkeğini öldüren bir karadulun o sırada
pek de aşk dolu duygular beslemediği aşikârdır (eğer ki mantislerin aşk
anlayışı bizden çok farklı değilse tabii). Bu durumda, aşkın evrimsel
geçmişinde başka bir sebep daha yatıyor olabilir. İşte evrimsel
psikologlar, bu konunun detaylarını aydınlatmak için çaba sarf
etmektedirler. Şimdi bu konudaki bazı önemli bulgulara değinelim.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder