Aşkın sinirbilimsel temelleri, bize o sırada neleri, neden hissettiğimize dair çok net veriler sunmaktadır. Öncelikle, aşkın diğer tüm duygular gibi tamamen hormonal bir sürecin sonucunda vücudumuzda oluşan tepkilerin toplamında hissedilen bir duygu olduğunu hatırlayalım. Yani aşkı anlamak istiyorsak, arkasındaki nörokimyasal temelleri anlamamız gerekmektedir.
Bilimsel açıdan baktığımızda, aşk duygusuna neden olan temel hormonlar ve kimyasallar olarak karşımıza sinir büyüme faktörü, testosteron, östrojen, dopamin, norepinefrin (noradrenalin), serotonin, oksitosin ve son olarak vazopressin çıkmaktadır.
Görülebileceği gibi aşkın bize karmakarışık hisler yaşatmasının nedeni,
oldukça karmaşık bir hormonal dengeye dayalı olmasıdır.
Şimdi,
evrimsel biyoloji ile ilgili açıklamalarımızdan da yola çıkarak,
kendimize uygun gördüğümüz (biyolojik veya kültürel olarak) bir bireyle
karşılaştığımızda, bu sayılan hormonların vücudumuzda ne gibi değişimler
yarattığına bir göz atalım:
Testosteron: Özellikle
ilk aşık olma anında ve yakın çevresinde etkili bir cinsiyet
hormonudur. İlgi duyduğunuz cinsiyete karşı şehvet ve istek duymanıza,
bu cinsiyeti arzulamanıza neden olur. Dişilerde az miktarda bulunur ve
bu görevleri vardır; ancak bunun haricinde erkeklerde, aşkın ilk
evrelerinde penisin ve testislerin muhtemel bir cinsel birleşmeye
hazırlanmasını sağlar. Cinsel dürtü uyandıran bireylere karşı penisin
dikleşmesine neden olur.
Östrojen: Özellikle
ilk aşık olma anında ve yakın çevresinde etkili bir cinsiyet
hormonudur. İlgi duyduğunuz cinsiyete karşı şehvet ve istek duymanıza,
bu cinsiyeti arzulamanıza neden olur. Erkeklerde az miktarda bulunur ve
bu görevleri vardır; ancak bunun haricinde dişilerde, vajinanın ve döl
yatağının olası bir cinsel çiftleşmeye hazırlanmasını sağlar. İlgi
duyulan bireye karşı vajinanın ıslanmasına neden olabilir.
Sinir Büyüme Faktörü: Aşk
hormonları arasına göreceli olarak yeni katılan bu kimyasal, özellikle
ilk aşık olduğumuz zamanlarda hızla artışa geçmekte, 1 seneden sonra ise
kademeli olarak azalmakta ve eski haline dönmektedir. Dolayısıyla bilim
insanları, gerçekte aşkın ömrünün 1-2 sene civarında olduğunu
düşünmektedirler. Bu da esasen mantıklıdır; zira insanın tek bir bireye
takılı kalması, evrimsel çeşitlilik önünde engel arz etmektedir. Ne var
ki insanın kültürel yapısı, onu tekeşli bir sosyal yaşantıya itmiştir;
bu sebeple ilk zamanki gibi bir aşk duygusu olmasa bile çiftler hem
sosyal sorumluluklar nedeniyle, hem de birbirlerine duydukları bağlılık
ve sevgi/saygı ilişkilerinden ötürü onlarca yıl birlikte
kalabilmektedir. Ancak tekrar etmek gerekir ki, hem insan, hem de yakın
akrabaları, sosyal olarak tekeşli olsalar bile, cinsel olarak çokeşli
olacak şekilde evrimleşmiş türlerdir.
Dopamin: Sinirsel
bir iletim kimyasalı olan dopamin, salgılandığı zaman vücutta mutluluk
ve huzur hislerini uyandırır. Bireye ek bir enerji ve dikkat katar. Bu
sayede, aşık olunan birey üzerine odaklanılır ve ona ulaşılmak için
gereken ek enerji ve dikkat sağlanabilir. Bu da, evrimsel açıdan ileri
sürülen argümanları desteklemektedir. Ayrıca, aşık olmaktan
hoşlanmamızın sebebi, bu güzel duygulardır. Çeşitli uyuşturucu ve
sakinleştirici ilaçların yarattığı etkiyle aynı etkiye neden olur.
Noradrenalin: Aşık
olduğumuzda duyduğumuz strese karşı salgılanan bir hormondur. Stres,
birey üzerinde oluşturulan her türlü çevresel baskıdan kaynaklanabilir
ve aşk, bu baskılardan sadece biridir. Ancak noradrenalinin salgılanması
sebebiyle kalp atışları hızlanır, dudaklar ve ağız kurur, kaslara giden
kan artar, mide ve bağırsak kasları gevşer. Bu da yine, olası bir
çiftleşmeye hazırlık evresi olarak görülebilir. Ancak daha önemlisi,
aşkın tarih boyunca hep kalp ile eşleştirilmesi yanılgısının ana sebebi
budur. Noradrenalin nedeniyle, aşık olduğumuzda kalbimiz hızlandığından
ve midemizdeki kaslar gevşediğinden, "kalp ile aşık olduğumuzu" ve
"karnımızda kelebeklerin uçuştuğunu" hissederiz. Bu, bilimsel olarak
saçmalıktır. Aşık olan tek organ beyindir.
Serotonin: Başlıca
mutluluk hormonu olan serotonin, aşkın da temel hormonları arasında yer
almaktadır. Ancak serotonini aşk açısından özel kılan, bu mutluluk
hissinden çok, obsesif-kompulsif davranış bozukluğuna sahip, bir diğer
deyişle "takıntılı" insanlarda bu hormonun aktivitesindeki sorundan
kaynaklanan bir açıklamanın bulunuyor olmasıdır: Aşık olduğumuzda, tek
bir kişiden başkasını düşünememe sebebimiz, serotonin düzeylerindeki
dalgalanmadır. Kısaca aşık olduğumuzda, tıpkı ciddi bir hastalık olan
obsesif-kompülsif davranış bozukluğunda olduğu gibi, takıntılı bir hal
alırız. Bu da yine, arzulanan hedefe ulaşmak için evrimsel avantaj
sağlayan bir hormonal düzenlemedir.
Oksitosin
Oksitosin: Sinir
Büyüme Faktörü'nde aşkın ömründen biraz bahsetmiştik ve teknik olarak
aşkın bitmesine rağmen çiftlerin genelde uzun yıllar bir arada
kalabildiklerini söylemiştik (esasen birçok ülkede evliliğin ortalama
süresi 7-10 yıl olarak verilmektedir). İşte bu uzun süreler birlikte
kalabilmemizi sağlayan, aşkın bir diğer unsuru olarak gösterdiğimiz bağ duygusudur.
Oksitosin, bağlılık duygumuzu güçlendirerek eşimizden ayrılmamamızı
sağlamaktadır. Oksitosin seviyesinde anormallikler olan bireylerin
evliliklerinin de başarısız olduğu düşünülmektedir. Ayrıca oksitosinin
ebeveyn-yavru ilişkilerinde de üst düzeylerde salgılanıyor olması, aşkın
evrimsel kökenleriyle ilgili argümanlara destek olmaktadır. Bunun
haricinde oksitosin, yanı zamanda cinsel orgazm sırasında da doruk
düzeyde salgılanmaktadır. Bu da, aşk ile cinsellik arasındaki bağ
hakkında fikirler vermektedir.
Vazopressin: Tıpkı
oksitosin gibi vazopressin de uzun dönem bağlı kalmayı sağlayan
hormonlardan biridir. Ebeveyn-yavru arasında kurulan ve ömür boyu
sürmesinin avantajlı olduğu bu bağlar, cinsiyetler arasında da
kurulduğunda, toplumsal bir başarı ve istikrar sağlanabileceği
düşünülmektedir. Bu sebeple evrimsel süreçte bu tip bir bağlılık
duygusunun evrimleştiği düşünülmektedir. Ayrıca vazopressin, seks
sonrasında salgılanmaktadır.
Dolayısıyla,
aşkın evrimsel ve biyolojik kökenlerine bakıldığında, son derece
sıradan ve anlaşılır bir duygu olduğunu görebiliriz.
Elbette
kültürel evrimimiz dahilinde aşka ve diğer duygulara anlamlar
yüklememiz son derece olağandır. Ancak bunları abartarak, bilime dahil
etmeye çalışmak, akıl dışı olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder